Tarafsız haber için doğru adrestesiniz. Haber, Haberler, güncel haberler, internet haber,son dakika haberleri, ogaste.com farkıyla takip edin. En son haberlere bizimle ulaşın.
Yasal Uyarı: Sitemizdeki tüm yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılması kesinlikle yasaktır. -
Copyright© 2006-2025 Tüm hakları saklıdır.
HABER YAZILIMI ve
TURKTICARET.NET projesidir
Özlem Öz
Labirentten kavşağa öğretmen
Rıfat Ilgaz, ölümsüz eseri Hababam Sınıfı ile ilgili bir röportaj verirken “Nasıl bu kadar güldürebildiniz? sorusuna:
“Eskiden idamlar sabaha karşı yapılırmış.
Belli bir süre sonra idam yaklaştığında tüm dükkanlar açılmaya, esnaf satış yapmak için bağırıp çağırmaya başlamış. Bunun üzerine aileler de o saatte sokağa çıkmaya başlamış ve idam vakitleri panayır havasında bürünmüş. Sonuçta da ölen bir adama bakarak gülen bir halk görüntüsü oluşurmuş. Ben de çöken eğitim sistemini anlattım. Hepimiz ölen bu sisteme bakarak güldük.”
cevabını vermiştir. Bu eser yazılalı tam altmış sekiz yıl oldu.
Eğitim: “Eğitim şart!” diye diye; en çok konuşulan, fakat en az bütüncül şekilde ele alınan alandır. Gündem yoğun, beklentiler büyük… Fakat fark etmediğimiz bir şey var ki sorunlar günübirlik çözümlerle değil; çok uzun soluklu bakışlarla şekillenebilir. Altmış sekiz yıl önce yazılmış olan Hababam Sınıfı’na bugün bile gülebiliyor olmamız bunun göstergesi değil midir?
Sınıflarımız kalabalık, evet.
Öğretmenlerimiz yorgun, doğru.
Veliler kaygılı, öğrenciler sıkışmış…
Ama asıl mesele, tüm bu kalabalık içinde kimin nerede olması gerektiğine karar veremiyor olmamız. Doğmadan kursa kayıt yaptırılan çocuklar, ilkokulda deneme sınavı çözen minikler, okulda olması gerekirken çalışan, hatta çalışırken hayatını kaybeden çocuk işçiler, çocuğunu bir o kursa bir bu kursa taşırken çocuğunun ödevlerini de yapan veliler, üniversite sınavının kaygısı ile daha genç olamadan yaşlanmış liseliler, tüm bu karışıklık içinde nerede olacağını şaşıran öğretmenler… Hepsi bir arada, bir gelecek şekilleniyor. Ülkemizin aynası gibi görünüyor ama işin özünde de şu gerçek var: Eğitim, bir ülkenin kaderini en sessiz ve en uzun solukta belirleyen güçtür.
Bugün, öğrencinin çantasında taşıdığı, sadece kitap değil; ülke beklentisi, toplum ve gelecek kaygısı, maddi sıkıntı, veli hırsı, öğretmen yorgunluğu ve tükenmişliğin ağırlığı…
Tüm bunları bir hayatta kalma kampı gibi yaşayıp, sonra da:
Bütün bunlar ne için, ne uğruna, diye tamamen bırakan da çok. Merak etmeden, sorgulamadan ses çıkarmadan farklı görünmekten çekinerek içine kapanan da çok. Hatta çoğunun diploması var ama hayatında yönü yok. Sözüm ona bir başarısı var; ama hayalleri yok. Oysa ki eğitim bir yarış değil, bir yolculuktur ve her çocuğun yolu farklıdır.
Ben, bazı çocukları sanki bir labirentte dolaşıyormuş gibi görüyorum.. Giriş belli. Çıkışta bir ödül vaat ediliyor ama çıkış yolu belirsiz. Bazen çıkmaz sokak, bazen en başa dönüş, bazen de yanlış çıkış… Çıkışı bulursa bir ödül var ama o ödül bu kişiye uygun mu o da pek belli değil.
Oysa ki eğitim bir kavşak olmalı ki, çocuk kendi yolunu çizebilsin. Kendi seçimlerini yapabilsin, hatalarından da ders alabilsin. Tabii bu kavşakta öğrenciyi cesaretlendiren, merakını ateşleyen, yolunu aydınlatan bir dokunuş olmak zorunda. İşte bu noktada ise öğretmen sahneye çıkıyor.
Öğretmen sahneye çıktığında, elindeki tebeşirle yalnızca tahtayı değil, çocuğun zihnini de işaretler. Çünkü bazen bir cümle, bir yönlendirme, bir bakış bile ömür tıkanıklığına yol açabilir. Öğretmen, çocuğun dünyasında kavşakta yol açan kişi de olabilir; onu labirent duvarlarına salan kişi de…
Bu yüzden öğretmenler günü, bir kutlamadan ziyade eğitimin önemini de hatırlamadır.
24 Kasım'da da diğer tüm günlerde de, başta Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere;
Bütün kavşaklarda yolumuzu aydınlatan, her çıkmaz sokakta elimizden tutup yol gösteren, çocukların ışığını çoğaltmaktan vazgeçmeyen tüm öğretmenlere kalpten bir teşekkür ve minnet borçluyuz.